Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Bende Gördüğün Ne Varsa; İşte O Senin Eserin

Bana neden yazmadığımı soruyorsun. Oysa ben günlerdir sana yazmaya çalışıyorum. Yüreğimin en ücra köşelerinde özenle saklayıp büyüttüğüm canım sevgili söyle sana neyi yazayım?Ruhumu yaktıktan sonra, günlerimi harap eden, o acıyı mı? Yokluğunu sakladığım odamın duvarlarında sensizlikten oluşan çatlakları mı? Yenik düşmüş savaşçı gibi, göçebe bir yanımla, sen diye her gece koynuna girdiğim gecenin soğuk yüzünü mü? Yüreğimin öbür yarısı canım sevgili… söylesene sana neyi anlatayım?



Şimdi burada yoksun ama beni bir yerlerden duyduğunu biliyorum. Biran olsun gözlerini kapatmanı ve benim için yüreğini dinlemeni istiyorum. Bak yoksun; İşte yokluğun benim için hüzünlü, karanlık ve yıldızsız bir gece... Yokluğun bende kalan ve avunmak için bakıp bakıp ağladığım resimlerin... Yokluğun yazdığın mektupların, birkaç satırlık karalanmış hüzünlü şiirlerin… yokluğun gizli saklı çekilmiş, yüreğini yazdığın mesajların... Bölük pörçük uykularım. Ve şimdi kapat gözlerini bir de bana bak, bende gördüğün ne varsa; işte o senin eserin…



Bir gece yarısı habersiz çekip gidişlerini, uzun zaman sonra gözyaşları ve yüreğinde çığlıklarınla geri dönüşlerini… Hayata karşı öfkeleri birikmiş, sevdiklerim dediğin kişilerin zor anlarında yanında olacağını sandığın ama olmadıkları yanılgısını fark ettiğinde bana yardım et diyen o ürkek bakışlarını... söyle sana neyi anlatayım. Ben sana tutkundum ama sen ise sadece canın yandığında, kalbin kırıldığında sığınacak bir liman gibi görürdün beni. Ben ise bunları bile bile yinede kucak açardım sana. O hep uzağımda, fakat yüzü başkasına dönük aşklarını anlatırdın.



Öylece yüreği buruk hayretler içinde izlerdim seni. Belki de bir baba şefkatinde dinlerdim seni. Yaşadığın sancıyı, yüreğine açılmış yaraları, yüzündeki umutsuzlukları; kelimeler eksik, kelimeler yaralı, kelimeler cılız olsa da anlatır, sesin bir yağlı kurşun gibi delerken geceyi, gözlerin şişene kadar hıçkırıklar içinde ağlardın... Bir kez olsun itiraz etmeden sarardım yaralarını… Sonra hüzünlü yüzünü, sahte gülücükler kaplar, yalancı baharlara inanmış badem ağaçları gibi yine apansız çeker giderdin. Öylece soğuk bir gecenin koynunda ben gidiyorum bile demeden, uzaklara takılı gözlerle, boynu bükük bırakıp giderdin beni. Aşkımla, deliliğimle, bu hayata her zaman isyankar, her zaman yabancı ruhumla bırakır giderdin. Her gece sen diye koynuna girdiğim, ölümün o soğuk nefesini ensemde hissedip, gözlerim öylece tavana dikili saatlerce seni düşünen beni, açtığın yaralarınla bırakır… İçimin yangınları, külden köze dönerken bırakır giderdin.


Ben ise susardım… içimde biriktirir, biriktirir sana karşı tek söz etmeye kıyamadığım için susardım. Oysa sayfalarca yazardım sana. Her satırında sevgimi, yüreğimi gizlediğim mektuplar yazardım sana. Ama sırf sana, hayatına, seçimlerine duyduğum saygıdan dolayı gönder(e)mez biriktirirdim. Bütün yaptıklarına rağmen ben yinede senin mutluluğun için sustum…. Denizden gelen, o büyük dalgaların kayalara vurduğu gibi sürekli dövdün yüreğimi ama ben yinede sustum…



Şimdi kapat gözlerini ve beni dinle, bunu sana söylemeye ancak bir kez cesaretim var: Aşk yüzünde taşıdığın değil, yüreğinde taşıdığın o derin yara izidir sevgili… O iz, senin sonsuzluğa kadar gururla taşıyacağın onur madalyandır.O iz, insanın benliğidir. O iz, insanın aşk için beslenen umutlarıdır. Ama sen nedense, sana hep hayattan daha acımasız olanları sevdin.Beni umutsuz, soluksuz ve en kötüsü sensiz bıraktın… Beni yine kırık dökük bir halde, bilmediğim soğuk bir şehrin, ölümü çağıran o karanlık sokaklarında bıraktın. İçimi döven isyankarlığım yalnız kendi yüreğimi kanattı…


Sendeki aşk değil, kanma gülüşlerin yakamozuna aldanmış sadece bencillik… Senin özgürlüğüne değil, fırtınalara sürüklendi aşkımız… Korkularının, yaralı geçmişinin, savruk hayatının dalgalarında beni kaybedip kaybedip sonra yeniden buldun. Sana inanmış yüreğimi, parçalanmış düşlerimi sensiz geçirdiğim sürgünlerde sadece sana olan tutkumla tekrar topladım. Sana olan aşkımla sardım yaralarımı… Hayata dair, sevdaya dair inandığım bütün değerleri neredeyse hayatımla ödedim. Ama asla pişmanlık duymadım.


Şimdi sorular yavaş yavaş cevabını buluyor. Biliyorum ki, sana olan sevgimin inadı hiç kırılmayacak. Ve yüreğimdeki “ yasadışı gülümseyiş” asla sönmeyecek… Ben bütün bu çektiğim acılarımla, kendi kendime yaşamayı sürdürürken, bana neden yazmadığı soruyorsun…

Şimdi söylesene canım sevgili! Sana neyi anlatayım?

Ben gördüğün ne varsa; işte o senin eserin…


Doğan Ormankıran

12 Şubat 2009 Perşembe

SENİ SEVMEK GÜZEL BE SEVGİLİ…

Ey Sevgili…

Hayatımın hiçbir evresinde planlamadığım aşk; öyle plansızca girdi ki hayatıma, bütün planlarım alt üst oldu… Ve ben diye başladığım sözlerim, ben diye devam ettirdiğim hayatım, birden bire biz oldu.

Şimdi bu bizi soruyorum. Biz kimiz sevgili…?

Gözlerini düşünüyorum şimdi… İki damla yaş süzülen, masumane bir bakışın derinlerinde yatan o gizli imgeyi… Seni öyle görünce biliyorsun, dağılırdı benliğim.

Aşk'tan ve sevgiden uzak bütün bu kurulu düzen sürüp giderken, sen öyle yada böyle içini ta en derinlerine gömmüşken... Ve işte böyle idare ederken seni. O birinin bir gün gelip, içinin hiç dokunulmamış yerlerine dokunmaya başladığında, ne büyük korkuyla irkilir insan... Mutsuzluğa bir kez alışınca insan, mutsuz olmaktan değil, artık mutlu olmaktan korkar be sevgili...

Sana gel dedim be sevgili... Kaç defa gel hayatı birlikte kuralım. Gel, birlikte dokunalım yüreklere. Gel, olmazsa birlikte ağlayalım dedim be sevgili…

Gel, kokunu bırak hücrelerime. Gel de ruhumu hapset ruhunun derinliklerine… Gel de çoğalt, gel de yücelt beni be sevgili… Gel de devrim olsun yüreğimde… Gel ki, sana içimdeki seni gösterebileyim dedim be sevgili…

Bazen sebepsiz ve apansız gidişlerini, uzun sessizliklerini… ama sonra yüreğindekilerle geri dönüşlerini… “Seni seviyorum” deyişini özlüyorum be sevgili…

Bana gelmesen de, hatta hiç gel(e)meyeceğini bilsem de seni seviyorum. Çünkü, sen düş değilsin be sevgili… Sen benim öbür yarımsın…

Sana içimde ne sözler birikti, bir bilsen… bilmiyorsun içimdeki sancının kanayan yarasının derinliğini.

Ne zaman bir şeyler yazmak için kalemi, kağıdı elime alsam. Bütün yazılara hep seninle başlıyorum be sevgili. Senin adınla …

Sabah güneşten önce hala sen doğuyorsun gözlerime. Hala aynalarda senin yüzün. Hala evde senin kokun… Yokluğunda yağmurlar dindi yaşadığım şehirde ama senin sevgin dinmedi be sevgili…Hala sen yağıyorsun sağanak sağanak…

Rengarenk gölgelere büründük. Gölgelerin en güzeli mavi olanıydı. Ve mavinin en güzeli sendin be sevgili…

Sana içimde ne sözler birikti, bir bilsen… Şimdi söyleyecek söz bulamıyorum. Sen bana yalnızlığımı bile sevdirdin be sevgili…

Hadi elini sol kaburganın altına koy, bak nasılda çarpıyor… İşte o denli yakınsın bana…

Peki, nereye kadar bu korku…? Nereye kadar bu kaçış…?

Bilmelisin ki; Seni sana rağmen hala çok seviyorum…

“Seni sevmek güzel be sevgili…”


Doğan ORMANKIRAN

2 Ağustos 2007 Perşembe

SÜRGÜN...


Yorgundu; geçmişin ve gerçeklerin arasında nefes almaya, yaralarını sarmaya çalışıyordu. Denizin içine düşmüş ve nefes almak için ağzını açmaya korkuyordu. Ne kadar kalabalık ve ne kadar yalnız olduğunu tüm hücrelerinde hissediyordu. İçini acıtan gerçekleri mecburen ya da kader diyerek yine içine atıyordu. Gerçekleri kabullenmeye, üzerini örtmeye çalıştıkça da yaraları kanıyordu.

Yorgundu; korkuları, nefretleri, kinleri olduğu için yorgun ve öfkeliydi. Ama düzene ayak uyduruyordu. Yüreğini yaralayan, birbirine geçmiş derin çizgileri vardı… büyük bir suskunluk içinde derin derin düşüncelere dalıyordu. Sustukça çoğalıyor, çoğaldıkça depreşen ve beynini kemiren sorulara cevaplar arıyordu.

Varoluşunun, ama buna karşı elinden bir şey gelmeyen yılların verdiği hiçliğinin acısıyla yorgundu… evlenirken hangi hayalse kurduğu, hangi hayalse uğruna yıllarını verdiği, hangi sevgiyse henüz tadını bile keşfedemediği, artık içten içe başlamıştı.

Biriktirdiği ataerkil kültürün baskıları sonucu evet dediği rüya; bugün için sona ermişti…artık kendi başına çırılçıplak ve tamamıyla savunmasızdı. Hayatında hiç bir şeyi değiştir(e)meden geçirdiği bunca yılın, iç bunaltan birikimi ile bocalarken kesişti yolları gerçek sevgiyle. Uzun süredir, devam eden evliliğinin, gün be gün tükendiğini hissetmiş, tek düzeliği ile devam eden yaşantının akışında boğulmuş mutsuz bir insandı…

O bütün bu acıları iç dünyasında yaşarken, dış görünüşünde gayet mutlu bir evliliği var, görüntüsünü topluma karşı daha da berraklaştırmaya çalışıyordu. Ama koşulları kendi bile kontrol edemiyordu.

Bir yanda eşini, çocuklarını kaybetmemek, ama beri yanda da yeni bir sevda ile kendini, kadınlığını yeniden keşfetmek istiyordu… zaman ilerliyor ve ilerledikçe de masum yalanlara başvuruyordu. Kaybetmemek için… gerçeklerle yüzleşmekten kaçtığı için… kötü bir insan olarak görünmemek için masum yalanlara başvuruyordu.

Sevilmekten, sürgün edilmekten korktuğu duvarlarını yıkamadığı için… ne için, kim için? Yaşamak isteğini bilmediği için… geceleri çarpan yüreğinin sesinin duyulmasından korkuyordu… Geceleri yıldızsız, uykusuz ve gözyaşı dolu, nemli yastığına sarılarak avutuyordu kendini.

Yeni bir ten, yeni bir soluk arıyordu… ama ne bunu söylemeye, ne de istemeye cesaret edemiyordu. Bazen de bunları istemenin hakkı olmadığını, aşkın kendine yasak olduğunu düşünerek kendini suçluyordu. Bir yandan da garip bir ikilem içerisinde süre gelen hayatında yeni bir kıpırtı başlamıştı. Uyanmıştı yüreği…

Gün geçtikçe hırpalanan bir evlilik, birbirini yaralayan ve umursamayan bir ilişkiler toplamına dönüşmüştü. Kendine bile o masum yalanlardan söylemeye başlamıştı. Cennet ve cehennemi aynı anda yaşıyordu. Herkes kendini saklamak için çeşitli roller oynuyordu. Yaşadığı hayat oyuna dönmüş, samimiyetten uzak, yapmacık ve olması gereken mantığında bir ilişki sürdürüyordu sanki…

Düşünüyordu…

Öpülerek, günaydın diyerek uyandırılmayalı ne kadar zaman olmuştu. Taptaze kır çiçekleri almayalı… Bu gün ne yapalım, nereye gidelim diye sormayalı… bütün buna benzer eksiklikleri düşündükçe suskunluğu artıyordu. Bir an önce aşık olmak istiyor, aşk içinde yok olmak istiyordu…. yıllardır düşlerinde canlandırdığı aşk farkında olmadan kapısını çalıyordu.

Çok istemesine rağmen, “kim o” demeye cesareti var mıydı?
Geçen ve yaşanmamış sayılan bu yılların acısını bir başka yürekte, bir başka tende dindirebilirdi. Fakat toplumun kendine dayattığı, olgunlaşmış yuvayı yapan dişi kuş motifine ters düşmez miydi? Bir yanda yüreğini kasıp kavuran tutku dolu arzular…yeni bir fethin coşkusu… sevilme isteği… bir yandan da sıradan davranış kalıplarına sıkışmış, karmaşık duyguların içini doldurduğu ruhsal patlamalar yaşıyordu…

Yıllardır aradıklarının aslında kaçışları olduğunun bilinciyle kımıldayamıyordu. Gün geçtikçe gözlerinin ışığı azalıyor, suskunluğu artıyor, gözyaşlarına boğuluyor ve mutluyum yalanını sürdürmeye devam ediyordu. Ah ederek, az kaldı diyerek yeminler ediyor ama bir türlüde gerekli adımı atacak cesareti gösteremiyordu. Her şeyin bir zamanı vardı… ama zaman özlemi dindirmiyordu.

Kimin umurundaydı nerede olduğu, ne hissettiği, duygularını kim önemsiyordu ki… O böyle bir yaşam sürdürüp giderken kimse bugüne kadar onun yüreğine dokunamamıştı. Bir zamanlar neşe dolu, hayallerinin tüketilmediği, okşandığı, sevildiği anları gözlerinin önüne getirmek istedi… ama öyle çokta mutlu günü yoktu anımsanacak… İstese de geçmişi, o günleri geri getiremezdi.

Sabahın alacakaranlıktan sıyrılmasına yakın, doğruldu yatağından, balkona doğru yöneldi… Uyuyamamıştı bütün bir gece… nefes alamıyordu sanki, acılar, geçmişi sanki boğazına düğümlenmişti. Yüzüne doğru süzülen gözyaşlarını elinin tersiyle siliyordu ama aslında hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu. Bütün içindeki ağırlığı boşaltana kadar ağlamak istiyordu. Rahatlıkla yaslanıp ağlayacağı bir omuz, gözyaşlarını silecek başka bir el istiyordu. Güvenle tutabileceği, sıkı sıkı sarılacağı bir el arıyordu.

Kendince yalana dönüşmüş yaşantısında, ısrarla tekrar edilen sorular ve cevaplarla sonu gelmeyen bir oyundu sanki… dışarıda esen rüzgar tenine değdiğinde içini titretti. Dikkatini topladı. Bütün bu yaşananlara ne zaman?, nasıl? son vereceğini sordu kendine.

Zamanı geldiğinde dedi, derin bir ah çekerek. Olasılık dahilinde, daha zamanı var der gibi… Becerememekten korkuyordu. Sigarasını yaktı, derin bir nefes doldurdu içine, sonra aynı tempoda birkaç kez daha tekrarladı bu iç çekişlerini…

Hiç kimsenin bilmediği ulaşılması zor bir yere, yolculuğa çıksam bu ruh halinden kurtulabilir miyim? diye düşünüyordu. Hiç kimsenin arayıp sormadığı, telefonların çalmadığı, hesap vermelerin olmadığı, doğayla baş başa kalabileceği bir kaçış gerçekleştirebilse değişebilir miydi?

Duraksadı, lanetler yağdırdı geçmişine, kadın oluşuna içerledi, erkek olsaydı belki de çoktan alıp başını gitmişti. Elini, kolunu bağlayan içinde bulunduğu duruma sinirlendi. Yoksa ulaşılmaz hedeflerin peşinden mi koşuyordu…? Bunalıma girmemek içten bile değildi… bir kaç ilaç alıp unutmalı mıydı tüm bu istekleri…? İşe yaramaz korkağın biri olduğunu düşünüyordu. Kendinden mi kaçıyordu, gerçeklerden mi? Her şey gerçekten iyi olabilir miydi? Ya o adam…

Farklıydı evet, ona tutulmuştu… ama gitmeye cesareti yoktu. Korkuyordu, gerçekten sevilmekten korkuyordu…mutsuzluğa alıştığı için, mutlu olmaktan korkuyordu…

Ya doğru çıkarsa tüm beklentileri, hayatın bir yanında mutluluğun da olduğunu keşfederse… tüm bu kendini kandırmaların sonucunda gerçeğin acı bir tokat gibi yüzünde patlamasından korkuyordu.

Dönüp pencereden odaya baktı. Yatakta uzanmış ve kendinden bir haber yatan adama baktı, kocasına… koca bir hiç görüyordu. Bir zamanlar benim için özelsin diyen, şimdilerde umursamaz bir yalanın sahibini…yalanı gördü… nefret birikti gözlerine, sigaranın ateşi parladı gözlerinde, kaç gece daha ölümün soğuk acısını yaşacaktı bu hiçliğin koynunda…

Ona baktıkça değişmeye kararlıydı ama değişmeye korkuyordu… neden korktuğunu bilmese de yine de korkuyordu. Genellikle sakin ve sabırlı olan mizacı, bu mevcut resmi gördüğünde kaskatı ve acımasız olabiliyordu…

Bu yeni adam hayatına girmeye başladığı andan itibaren her şey daha da kördüğüm olmuştu… kendine bir şans tanı, bir şans tanı diyen ses beynini kemirip duruyordu. Son günlerde kendinde anlam veremediği değişiklikler olduğunun da farkındaydı… acaba dedi; fark ediliyor muydu?

Güzeldi, gençti, yapabilir miydi?

Tutukluluğunu düşündü, aşabilir miydi?

Neden artık mutsuzluğunu kendinden saklayamıyordu?

Bu aşkın büyüsünün kendisini de içine almasına izin mi vermeliydi? yıllardır sorguluyor ve durmadan içinden geçenlerle gerçekler arasında mücadele ediyordu…

Başkası olsa yerinde nasıl davranırdı? Alıp başını gider miydi? Yoksa kalıp mevcut şartlarda yaşamaya devam mı ederlerdi? Kaçı kendini anlardı… onun gibi düşünürdü… Her bir verilen karar başka bir vazgeçiş değil miydi?

Kabul görmüş bir düzene söz söylemek ne değiştirebilirdi ki; elalem ne der acımasızlığıyla yaratılan, fakat dışarıda dayatılan pembe tabloların, korkularının arkasındaki çirkinlikleri gidermediğini, acılarını dindirmediğini görüyordu…

Kendisi olmak için söz verdi kendisine, bu hayatın böyle devam etmesine izin vermeyeceğim dedi. Yaşanan, ama yaşandığı inkar edilen gerçekleri, tüm çıplaklığıyla açığa çıkaracaktı….

Adam neredeydi şimdi? Acaba onu düşünüyor muydu? Yaramaz bir kız çocuğu gülümsemesi aldı yüzündeki öfkenin yerini… aslında duymaktan korktuğu, çekindiği sözleri duymak istiyordu…yaşadığı süreç hiçte kolay değildi. Değişmek istiyordu.

Haykırarak dile getiremediği özlemini, gecenin sesiyle bütünleştirip gözyaşlarıyla uykuya sığınmak istemiyordu. Tüm gerçekliğine, tüm hedeflerine, kendine verdiği tüm sözlere rağmen odanın kapısını açtı ve istemeden de olsa bir hiçliğin yanına uzandı…

İmkansızlığını biliyordu. Özlemin yoğunluğunu da… güneşin doğmasıyla yeni kapıların açılacağı umudunu besliyordu…

Ne diyebilirdi? Hangi sözcük, hangi cümle bütün bu yaşananları rahatlatabilirdi?

Kadın sürgün düşlerine sığındı ve yeniden umutlarına sarıldı…



Doğan ORMANKIRAN

26 Temmuz 2007 Perşembe

GEÇMİŞİ ARAMAK



Hayat eğer yinelenen anlardan ibaret ve sıkıcı bir hal almaya başlamış ise, masanın üzerinde üç beş satır karalanmış kağıtlar toparlanmak için gözlerinizin içine bakıyorsa, kitaplar, gazeteler, kesilmiş haber kupürleri sağa sola dağılmış ve bir pazar günü sendromu yaşanıyorsa… Bunaltıcı yaz sıcaklarının arkasına sığınarak toplumda genel kabul görür, slogan vari bir söylemle buralardan kaçmak gerekir diyorum.

Kaçtığım sen mi? Ben mi? Yoksa geçmişimiz mi? Bilemiyorum. İnsan kaçabilir mi geçmişinden? ya da geçmişi bırakır mı kendisini?

Aslında geçmişe dönmek istiyorum. Senin benimle olan, zaman ve sınır tanımaz geçmişimize…

Bendeki geçmiş, sana ait ama bendeki geçmişi olan şu an sen değilsin. Sen şimdi bendeki sana yabancısın. O eski günlere dönüp baktığımda çokta uzakta kalmayan yaşanan ne duygu dolu anlarmış diyorum. O masum, naif, içten şen şakrak kahkahaların yankılandığı bazı zaman yeri geldiğinde göz yaşlarını dökmekten esirgemeyen yüreği yüzündeki deli kızı, seni yad ettiğim geçmiş…

Kimbilir, şimdi sen nerelerdesin?

Onun, için belki, şimdi gecelerin bitmediğine inanmaya çalışıyorum, ışıkları kapatmıyorum, hala müziği açık bırakıyorum. İki sevgili arasında, iki arkadaş arasında yaşanan, anne ile kızı arasında yaşananlar gibi yaşam boyu süren ilişkiler toplamına benzer hikayeler miydi bizimde yaşadıklarımız…? Bir rüyamıydı tüm bu yaşananlarda, biri bizi bu rüyadan uyandırdı. Yoksa benim hayal dünyamın yansımalarımıydı. Sen var mıydın? Yaşamış mıydın?

Yine soruyorum yaşamış isen; şimdi neredesin? Olmak istediğin yerde misin?

Hayatıma girdiğin gibi çabucak kaybolup gittin. Başka yerlere gittim. Ne zamandır görmediğim insanları gördüm, onlarla konuştum. Alışveriş yaptım, gündüzlere vurdum kendimi ama değişen hiçbir şey yoktu. Hayat yalnızca ara sıra gizlenmemiz gereken rüzgarlarla mı dolu, onlardan korunabilirsek bunca acıdan da korunabilir miyiz?

Nerede bıraktın eski seni, nerede kaybettik. Hangi izlerle kapladın geçmişi de bu kadar görünmezsin. Geçmişini arayan bir insan olarak bizde eskide mi kaldık. Eğer bulursak seni saklandığın yada kaybolduğun dünyandan çekip çıkarabilir miyiz? Ya da çıkarmamıza izin verir misin? Ya da sadece bizim istememiz neyi değiştirir…

Ya şimdi, o ışık huzmeli pırıltılı genç hanımın yerinde; katı, vurdumduymaz yeni bir mevsimde gibisin. Otoriter, tavrı net, biraz anaç halinle geçmişe nazaran üç beş basamak birden atlamış yukardan bakışın… Bumu mutluluk.

Uyuyabiliyor musun vicdanın damarlarındaki kanı zehirlemeden? Beni bırak, kendine karşı Sende hiç vefa yok mu? Hayatında bir yağmur damlası kadar bile yerim yok. İşte ben buyum, son halim bu diyebiliyor musun yüzüme bakarak?

Yoksa sonu gelmeyecek sanılan dünyada, sende elbette kendince bahaneler bulabilir ve bunların arkasına sığınabilirsin.

Ben sana değil eğer o bedenin içinde yer alan varsa, geçmişin izlerini taşıyan yüreğe sesleniyorum. Yalan da olsa yalnız olmadığımı hissettiren sözlerini, gözlerini özledim… Herkesin görmek isteyeceği bir düş belki bu…

Yanlış anlaşılmalarımızı, tartışmalarımızı, alınganlıklarımızı, oklarımızı, kılıçlarımızı vs. bütün savaş silahlarımızı kuşanıp çatışmalarımızı anımsıyorum da. Dönüp o günlerden kalan yaralarıma bakıyorum… Ne çok sevmişim.Özlüyorum seni…

Seni saklandığın kuytulardan çıkaracak bir dua, bir büyü, olsa da yerine getirebilsem.

Geçmişle yaşamak ne kadar tutkuluydu bizim için. Sesimiz titrerdi… Yeni bir çağın alaturka söylemleriydik eskide kalan. Sanki şimdi büyümüş, tırtıl halinden güzel bir kelebeğe dönüşmüş gibisin. Ama ömrün kısa…

Bir araya gelemediğimiz, hep buluşmak adına hayaller kurduğumuz o yol üstü, hayal kahvelerinde içemediğimiz kahvelerin, kırk yıllık hatırında mı kaldı geçmişimiz.

Sitemkarlık değil, serzeniş değil, düpedüz özlemek bu… Adına sen ne dersen de, ne anlamlar yüklersen yükle, nasıl suçlarsan suçla… Ama gerçek bu bendeki seni özledim.

Tarihi bir zenginliktin ama sen reddi mirasçısısın bu günlerin. Göz nurunu, el emeklerini bir günde silip geçtin. Ne uğruna? Şimdi seni vicdani duygularına bırakıyorum. Adalet duyguna…

Sana aşkımı anlatabilsem sende hak verirdin bana…

Ödün kopuyor bir gün birileri gelecek taştan kalbinin içini açacak ve o pırıl pırıl dünyayı görecek diye. Belki de cezalandırılmamın nedeni budur, O kalbi görebilmiş olmak.

Sen beni anlamaktan vazgeçeli çok oldu… Sen içimde gizlediğim, bir kör düğümdün…

Belki de bu aşk için yanlış yerdeydik. Belki yaşamda seçtiğimiz yollar farklıydı. Belki de istemeden seçmek zorunda bırakıldık. Göze alamadığımız bu aşk yıllar geçtikçe de kalbimizi, kabuk bağlayan yaralarımızı yeniden yeniden kanatmaya devam edecek.

Sende benim için; baktığımda izi belli olan, zaman zaman eski anılarla tekrar sızlayan ama hep bende hatıra olarak kalacak güzel bir yaramsın…

Benim gibiler belki de artık yaşamıyordur. Kimbilir, belki bende türümün son örneğiyim geride kalan. Kendimizi herkese başka türlü sunuyoruz, anlaşılmaz parçalanmışlıklarımız, kimsenin, en yanımızdakilerin bile bilmediği bulanık düşlerimiz, küçük yalanlar, küçük oyunlarımız var.

Aşk; yaşanan bir problem mi, savaş mı, politikamı ki, strateji üreteceksin. İçinden geldiği gibi yaşayacaksın hesapsızca….

Kaçıp gelebilsem sana diyorum. Yolları bulabilir miyim? Söz veriyorum kendime ne olursa olsun, kaç olursa yıllardan, bir gün seni bulacağım.

Her şeyin bir sebebi olmalı mutlaka. Evet bir nedeni olmalı. Tekrar tekrar okuyorum sana yazdıklarımı, o kadar çok yazmışım ki arada bir yolluyorum. Gecelere bağlanmak istemiyorum ama sonsuz ve sensiz girdabın içinden de çıkmayı başaramıyorum. Hala küçük bir umut beklediğim için mi? Bu dünyada yaşanması imkansız olsa da, yüreğinin içindekiler kuytularından çıkıp, küllerinden yeniden canlanmayı başaracağına inanıyor… O salt bir duygu ile ölümcül bir sorunun cevabı gibi heyecan dolu…

Sevda dediğin; yağmursuz bir günde gök kuşağının çıkmasını beklemek ve o rengarenk gök kuşağının altından geçmektir. Bilmeni istiyorum ki ben sende gökkuşağını buldum.

Sevda dönüşü olmayan uzun uzadıya yolculuklara çıkmak gibi. Sevmeyi bilmediğin doğru ama söylemeyi ve hissetmeyi bilmediğine inanmıyorum. Bunları sana anlatmam neyi değiştirir bilmiyorum. Yaşadıklarımızın içinde neler yok ki; aşk var, arkadaşlık var, yolculuklar var, hayaller var…

Hadi gel, kimsenin bizi bulamayacağı, kimsenin bizi tanımadığı deniz kıyısında bir ev buluruz. Arkasına küçük bir bahçe yaparız. İçine domates, biber vs dikeriz. Her sabah sahilde yürüyüşlere çıkarız. Balığa çıkar, gün batımını birlikte seyrederiz. Uzun uzun sohbetlere dalarız.

Konuşurken gönlümüzü doldurduğumuz zamanları özlüyorum. Hayat öylece avuçlarımızdan kayıp gidiyor. Müdahale edemediğimiz zaman sürekli aleyhimize işliyor. Her yeni güne uyandığımda seni bir daha görebilecek miyim diye acaba ya göremez isem diye korkuyorum.

Oysa ben; hala bir gün çıkıp ben geldim diyeceğin umuduyla adımlıyorum kaldırımları. Belki karanlık bir sokağın içinde, belki bir köşe başında gözlerindeki o masumane bakış, yüzünde o ince tebessümle ben geldim diyeceğin anı bekliyorum.

Sabaha karşı kuş cıvıltılarının kulakları yaladığı o erken saatlerde güneş henüz uyanmamışken, Sessiz bir filmin hüzünlü bir karesinde yalnızlığımın adımlarını atmaya devam ediyorum.

Yinede her gün, her sabah, bendeki eski seni bulacağım umuduyla yürümeye devam edeceğim.

Bilsen ne kadar önemli yerin var hayatımda…


Doğan ORMANKIRAN

ADSIZ



Kış yüklenmişken tüm beyazını dallara, saçaklara ben hala siyahı taşıyorum göğsümde. Beyazı seviyorum belki ama bugün beyazlamıyor yüreğim. İlkel bir acı gibi düştü gölgemiz sokaklara. İniş çıkışlarıyla buzlu bir yola döndü hayat ve üzerinde durmak maharet istiyor.

Kimse öğretmedi bana hayata tutunmayı, kimse öğretmedi karda yürümesini...

Sen biliyor musun? Bilsen de öğretir misin?

Yabancılaştım bu şehirde, ellerim kollarım tutmuyor, ayaklarım tanımıyor kaldırımları... Ben buraya ait değilim.Bulduğum yerde yitirdim seni, şimdi gitmek isteyip de gidemediğim, gitmek isteyip de bilmediğim yerdeyim.Neresi burası seni bulduğum yer mi yoksa seni kaybettiğim mi? Düştün belki de, içine düştüğüm koca bir düş, koca bir dünya...

Oysa, gidip heybeme senin için yıldızları dolduracaktım. Bir Eylül akşamında yakacaktım hasretin fenerlerini...

Kimsin sen? nesin? nerden gelir, nereye gider yolun? kim bilir hangi mevsimin çiçeğisin? hangi kırda, hangi bahçede, hangi gönülde yerin?

Şimdi karakış önümü kesiyor ama biliyorum bir cümlen yeterdi içimi ısıtmaya. Hep olmayacakları mı ister insan? Hep olamayacakları mı düşler?

Tik takları başımda uğulduyor zamanın. Bitmek bilmiyor bu kış mevsimi ve durmadan yağıyor bu amansız tipi. Düşüp kalsam bir köşe başında, buzdan bir heykel olsam. Mendil bağlasalar kollarıma, dilekler tutsa sevdalılar. Bir zaman ne sevmiş diye ad yapsalar beni sevdalarına...

Bir gün sende gelip dilek diler misin? sende bakar mısın kar dolmuş saçlarıma?

Ben seni ad yaptım sevdalarıma ama şimdi gitmek en çok bana yakışıyor galiba... Eğer biri gitmek zorundaysa sen kal ben gideyim şimdi. Gitmeye alışan biri daha duramıyor. Durdurmuyorlar deli kız. Dursam da varlığımdan seni anlarlar, seni tanırlar diye gitmeliyim. Tanırlarda soru sorarlar, sorarlarda seni bulurlar diye gitmeliyim.

Bırakalım bir adım olmasın, varsın adsız desinler benim için. Çünkü ben hep adsız yaşadım. ama sen hep hatırla adımı.

Ne desem az, ne desem fazla, ne desem yersiz ve yetersiz. Ne yaparsan yap susuzluğum içimde saklı, ne desen ısıtamazsın içimi. Bu yüzden içimde bir fısıltı olarak kalacaksın. Kimsenin duymadığı belki de, senin bile duyamayacağın bir fısıltı.

Şimdi yollara düşme zamanı, sevdanı bavullara kaldırmalıyım. Gittiğim yerde açar mıyım? açmaya cesaretim olur mu bilemiyorum?

Gittiğim yerlerde sana benzer bir düş kurabilir miyim bilmiyorum? Belki de uzakta olsa, bir yıldıza takılıp uzaktan doya doya seyrederim. Senin bile henüz fark edemediğin güzelliğini.

Neden hep susuyordun? Neden hep susuyorduk? sevmesende bile, bir kelimenin esirgeneceği kadar tecride uğramış olamazdım. Bir dilenci sayabilirdin mesela, benim için olmasa bile acıyıp Allah rızası için bir kaç güzel söz söyleyebilirdin.

Sen her saçlarını taradığında saçından kopan bir telin yüreğimden koptuğunu anlamadın. Aynaya her baktığında gözlerinde parlayan ışığın ben olduğumu fark etmedin bile. Sen o kadar güzelliğine bağlanmıştın ki;

Yanında dolaşan bir gölge olduğumu anlayamadın.

Gitmekle kalmak arasında ince bir çizgide şimdi yüreğim. Sevgililer gider hep, hepte gittiler. Hayat hep devam ediyor bazen içinde, bazen kıyısında dünyanın. Ama düşlerin en güzelinde çıktın karşıma, yürüdüğüm düş bahçeleri beni sana taşıdı.

Düşümde öğrendim sevdalanmayı ve geç fark ettim sevgimin bir sevgi yarattığını...


Doğan ORMANKIRAN

25 Temmuz 2007 Çarşamba

FİLDİŞİ KULESİ


Her yanı, her insanı, kendine benzeyen bir şehirde ay’ın son dördüne düşmüş gibiyim. Ne çok kutsal değerler bir çırpıda çiğnenip tüketiliyor.

Bazen öyle bir hiçlik içerisine itiliyorsun ki; zaman zaman coşup köpüren, ortalığı kasıp kavuran, kimi zamanda hüzünlenip köşesine çekilen, sürekli ruhu ile mantığı savaşır gelgitler yaşarsın… Nefesler tutulur sözler uçmasın diye … sonrada yırtarak karanlığı yeni bir güne koşmak istersin.

Bir erkek ve bir kadın…

Nedir onları bir arada tutan, nedir onları hem bu kadar zıt, hem de birbirine bağlı kılan…

Neden birleşemiyoruz? Yoksa uzak sevmeler daha mı özlenir, daha mı tutkulu yapıyor yaşadığımız aşkı?

Özgürlüğümüz yok bizim… Aslında senin özgürlüğüne değil, fırtınalara sürüklendi aşkımız… korkuların, yaralı geçmişin, savruk benliğinin dalgalarında beni kaybedip kaybedip yeniden buldun… O hırs, o bencillik, o fildişi kulelerde kendine tapan ihtirasın tutsağı olmuşsun.

İçtenliğin yok senin, kızdığım yada beklediğim bu.

Bütün bu koşarak sana gelmelerimin karşılığında uğradığım bu tecrit’in nedeni; ne yapalım? Başa gelmiş çekiyoruz, kader mi demeliyim? Yada dikkati davranışlarına, sözlerine verememiş ve bunu görmezden gelmeyi alışkanlık haline getirmiş… bunu daha fazla sürdürmemeli mi demeliyim?

İsyanlarımın çığlığı bu kimsesiz ömrüme saplandı hep, o kırılgan öfkem yalnızca kendi yüreğimi kanattı. İşte yaram kanıyor, bu kendimi avutma yalanlarının mührü gibi… daha nice isimlendiremediğim kırıklıklarım var sana karşı…

Sen yine bütün bunlardan belki bir haber, kendi dünyandasın ama yinede haksızlık yapmayalım. Adına cevaplaman için………………………………………………………………….bölümü bırakalım…

Yargısız infaz yapmak istemiyorum. Çektiğim acıların intikamını güdemem, sadece bu aşkla sana, hayata meydan okuyorum. Bu varlığının ifşasıdır. Bu varolan varlığının gizlenmişliğini, apaçıklığına kavuşturur…

Aşk duyarlılık gerektirmez mi?

Ardışık bir titreşim, ritmik bir nida değil midir kalbin çağıltısı… ? şuur aynasına vurmuş olan aşk. İnsanın arzusunu kamçılamaz mı? Ruhların lütfi idrak etmesi onu duyumsayabilme istemi yanlış mıdır? Aşkın tavında dövülmesi gerekmez mi? tıpkı bir demir gibi…

Aşk acısı, kalp kırıklığı, birini seviyorsun, ama o hep başkalarının yanında, iki sevgili olamadıktan sonra tek taraflı sevmek nereye kadar?

Dost kalınabilir mi?

Sana dair hiçbir sevginin karşılığını bulmuş değilim. Mavilerim öksüz kaldı. Hiçbir temasım dönüşünde “ah” fırtınası sağlamadı. Takılı bir düşsün aklıma, uykularım firari, her gün böyle yarım yamalak hüzün yüzüyor denizlerimde...

Umuyorum ki; zaman benim kendi yerimi sana elbet bir gün gösterecek ama, muhtemelen o an geldiğinde ben olmayacağım …

Artık savaş bitti…

Fildişi kulelerinde istediğin gibi yaşayabilirsin…



Doğan ORMANKIRAN

23 Temmuz 2007 Pazartesi

BİR GÜL’Ü SEVDİM



Hayatı bir gömlek gibi çıkarıp atsam üzerimden, yada sensizliği. Yollarımı değiştirsem her gün gidip geldiğim. Bastırsam tüm gücümle kanayan yaralarıma…

Unutabilir miyim?

Ölüme bir o kadar yakın, bir o kadar uzak… yaşarken ölmek… dindi sanarken yüreğinin acısı, içinizdeki boşluk her geçen gün büyüdüğünde anlıyorsunuz usul usul asıl ölümü…

El ayak çekilince gecenin gölgesinde bir düş gibi uzanmak istiyorum yüreğinin kuytularına… acemisiyim biliyorum, elim ayağım dolaşıyor… ilk defa seviyorum kendimden küçük, yüreği büyük birisini. Kırk yalan buluyorum her gün sözcüklerimden, ya anlarsa diye onu sevdiğimi…

Onu tanımak bambaşka bir dünya yarattı. Tıpkı hayatıma yazılmış bir önsöz gibi. Hala masmavi düşlerim var... ve hala masallara inanıyorum.. Asi ruhunun güzelliğiyle bütünleşmesi, kanatlarına sığınacak bir gökyüzü edasında… bir cennet bahçesi ve o bahçenin en güzel gülü…

Bir gül’ün gülüşüne vurgun… bir bülbülün çaresizliği içerisindeyim. Korkularımın korsan sevdalara dem vuruşu ondan… ona duyulan hislerimin ağırlığında, kendinden küçük birine sevdalanmanın “uygun” olur mu? tartışması hançer yarası gibi tırmalıyor yüreğimi…

Ne zaman tutuldum sana, ne zaman yayıldın içime, ne vakitlerde yağdı yağmurlar hatırlamadım. yürek anlar mı?, dinler mi? tutulmuşken bir sevdaya… firuze rengi sularda yüzen beyaz, kırmızı, siyah on yedisinde bir gül… bir düş, masal kahramanımıydı…

Neyimdi benim…

Beyaz bir güvercin havalanıyor yüreğimde… kıpır kıpır bir sevinç kaplarken içimi… bir bakıyorsun bir elim sıcak denizlerde, bir elim sarı sonbahar… kim bilebilir, belki de sis içinde bir yürüyüş…

Hoşuma gidiyor… ondan dinliyorum dünyayı… bazen bin yılı devirmiş tecrübe dolu, bazen yaramaz bir kız çoçuğu sözlerinde… bazen sanatın insan boyutunu dillendirirken, bazen bilmem hangi yontuların güzelliğinden bahsediyor.

Seni seviyorum diyebilir miyim…? desem ne olur, nasıl tepki verir… bende aynı şeyleri hissediyorum der mi? koşup sarılır mı boynuma? Yoksa hayır… bu olmaz mı der? olamaz mı?

Kim bilebilir şimdi…?

Hiç kimse misin? bilmem ki nesin…?

İçimdeki gizli bir fırtına, tutsak edilmiş bir sevgi, dillerin bıçak açmaz suskunluğu…karşımda bir gül…

Küçük kız sevebilir mi? sevmeyi biliyor mu? dener mi?

Belirsiz bir ilkbahar çığlığı, bir sürgün yeri bu ten sensiz… bu susuzluk ondan, bu suskunluk ondan… bu yanık ondan…. Bu coğrafyada yeni tohumlar ekebiliriz, yeni sözcükler verir yüreklerimiz. Dünyanın kabuğu çatlıyor ve yüreklerimiz birbirine değdi...

Aşk kaçınılmaz, yıktım tüm bilgeliklerimi… kalbim ağır, sevgimi anlatacak dinlesen… gözlerinde arıyorum hasreti. Gözlerin ateşle karlılaşması, gırtlağımdaki kuruluk, yüreğimdeki bu yanık… aşk diyebilirim buna…

Kızdım kendime bazen seni sevdiğim için, kalemimi kırdım, kağıdı parçaladım, hayatı çiğnedim… seni sevdiğimi inkar etmeye çalıştım… duvarları yumrukladım, sol yanıma hançerler sokuldu…

Sen hayalini kurduğum mavi bir ışıktın benim için, avucumda tuttuğum… elimi açsam rüzgar uçurur diye korktuğum mavi bir ışıktın… keşke seni hiç görmeseydim, keşke hiç sevmeseydim… ismini hiç duymasaydım…

Keşkeler fayda etmiyor ki;

Bak; yağmur nasılda yağıyor, şırıl şırıl sesi kulaklarda… her şeyde sen varsın… hadi vuralım kendimizi sokağa, ellerimizi yağmura açalım, sakallarım ıslanmış, sensizliğin ızdırabı ile göz yaşlarım inerse anla ki yağmurda mesudum…

Sen şimdi başka şehirdesin, kesme dediğim siyah saçlarını bırakmışken rüzgarlara, dolaşırken şehrin caddelerinde, hiç aklına geldiğim oluyor mu? Soğuk şimdi bu şehirler, soğuk ve sensiz, ellerin ve saçların yok yanımda ve o bir türlü bakmaya cesaret edemediğim gözlerin…

Fethedilmiş ülkelerin, fethedilmiş semtlerin, fethedilmiş hükümdarları geliyor aklıma…

Ve içimde yeni bir gün uyanıyor… haydi tut elimi küçüğüm

Sesime ses ver…



Doğan ORMANKIRAN




13 Temmuz 2007 Cuma

AKUSTİK BİR SES, TILSIMLI BİR DOKUNUŞ…


Evrene son dönemlerde iyi tohumlar ekilmiyor. Her şeye rağmen yaşam mücadelesi devam ediyor…İyi ve kötünün savaşı…
Yenileşme, çağdaşlaşma, yaratıcı olma pazarlama ve bütün bu bileşkelerin sonucunda global bir oyunun ortasındayız.
Kötülerin en iyi yaptığı; yüzyıllardır, binyıllardır becerdikleri kamuflaj… İnsanları bireyselleştirdiklerini ve özgürleştirdiklerini söyleyenler.Evet!Pazarlama kamuflajı içerisinde aslında onları nasılda tek tipli varlıklara dönüştürüyorlar. Kabul edilmesi zor olsa da galiba, içinde bulunduğumuz 21 yy. kötülerin çağı olarak görünüyor.
Çünkü kötü’ nün kötülüğün karşısındakiler ya yeterince mücadele etmiyorlar, edemiyorlar yada ettirilmiyorlar ki; başka bir deyişle de kendi kaderlerine yine kendilerini terk ederek olan biteni kabulleniyorlar.Bu “ettirilmiyorlar” kötünün baskısı altında sıkışmış olduğumuzu üzülerek gerçeklik boyutuna taşıyor.İyilere sesleniyorum…
Yüreğinin bir köşesinde vicdanın kırıntılarını taşıyan iyilere seslenmek istiyorum.
Modern dünyanın teknolojisi bozuk paraların çoğalmasını sağladı. Tıpkı insanlarında bozuk paralar gibi aslında ruhen harcandığına şahit oluyoruz. Yani… her bozuk paranın karşılığında satın alınabilecek bozuk bir sistemin insanları var. Hem de bozuk para kadar ederi olan zümreler yaratılarak. İnsanları bu kadar alçaltan ve bu kadar gurur seviyesi sıfır çeken canlılar haline dönüştüren bozuk sistemi maalesef ki kötüler yönetiyorlar.
Çünkü, kulaklarını da sağır ettiler insanların, gözlerini de ve beş duyuları da yavaş yavaş ellerinden alınıyor… kelimeler anlamını yitirdi… sözcükler tükendi.
İyileri harekete geçirecek tek şey ise içsel çağrıları yani kötülere karşı gelebilecek vicdani sesleri…duyabilir miyiz?
Ateş ve toprağın savaşı devam ediyor. Ve toprak alabildiğine bir yangın içinde… Etrafta bu kadar ateş varken. İnsanlar üzerlerine benzin dökerek dolaşıyorlar…Her an bir kıvılcım yayılabilir.
Nerede? Dünyanın herhangi bir yerinde; Ne dil, ne din, ne ırk, ne cinsiyet, ne de yaş ayrımı yapıyor. Kimi yakalarsa, içten içe yakıyor…
“Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu/Her şey naylonlandı o kadar…İnsanlar, aynı kaderi, aynı inancı paylaştığı kardeşiyle saf tutar…Şimdi saf tutma zamanı…
Ulusumun, milletimin, halkımın, kardeşimin, dostumun, adını nasıl telafuz ediyorsak bu ülkenin içinde bulunduğu durumun, maruz kaldığı baskıların sancısını duyanlar ve içlerinde vicdanı olanların saf tutma zamanıdır…
“ İyiler her türlü inançtan yoksun. / Oysa yoğun bir tutkuyla esrik kötüler.” (W.B Yeats)“ ,
"Neler yapmadık şu vatan için. Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik.” (Orhan VELİ)
Neler yaptık bu vatan için çok değil daha dün gibi yoktan varolmadık mı?
Bugün için nutuk söylüyorlar.Bırakın, bırakalım artık nutuk dinlemeyi…
Şimdi…Akustik bir ses, tılsımlı bir dokunuş zamanı.
Doğan ORMANKIRAN

27 Haziran 2007 Çarşamba

BIRAKMADI SEVDAN

Mevsimlerden sonbahardayız. Elveda ile geçti yaz ve biz bir mevsimi daha bitiyoruz.

Her saat, her dakika ve her saniye ömrümüzden çalıp gidiyor. Hem de ona ne kadar ihtiyacımız olduğunu umursamadan tükenip gidiyor zaman.

Farkında değilsin belki ama iyisiyle kötüsüyle birbirimizde yaşamayı öğreniyoruz. Baharda toprağı delen tohumlar gibi önce yüreğimize girmek için yaraladık birbirimizi… Acıdı, acıttık yüreğimizi. Ama sevdaların tutması kolay olmuyor, hele ki kök salması. Bunu da öğreniyor, bunu da beceriyoruz yavaş yavaş.

Bir sabah sol yanında bir sızı ile uyanıyorsun güne. Anlamı olmayan tarifsiz bir sızıdır başlangıçta. Sonra adın her dilime geldiğinde, sevdan fikrime düştüğünde de aynı sızıyı hissetmeye başlıyorum. Ne zaman o masum yüzün değse gözüme, ne zaman sesin gelse kulağıma sızım daha da artıyor. Kimyamı değiştiriyor aşkın.

Belki de seni yüreğime sığdırmanın savaşı veriliyor derinliklerinde. Sana her yazdığımda bu tarifsiz sızıda beraberinde artıyor. Seni ne kadar sevdiğimi, içimde taşıdığım bu sızıyı anlatamamanın mahcubiyetini yaşıyorum. Utangaçlık değil bu başka bir şey, tuhaf adı üzerinde tarifsiz ve kifayetsiz kalıyor sözcükler. Anlatılması inan yaşamaktan daha da zor.

Ben bütün bu hislerle çepeçevre yoğururken düşlerimi. Sen ise hala yüreğini açıp, içindekilere bakamadın değil mi? Hala hatamı yapıyorum diye tedirgin. Hala sorulular sorarak tüketiyorsun zamanı. Farkında değil misin? Zaman ikimize birden gülüyor ve geçiyor…

Ne yapmalıyım, Seni sana döndürmek için ne yapmalıyım? Ne kadar kalın zincirlerle bağladın kendini, ne kadar yüksek duvarların ardına gizledin? Her şey inançta gizli ama galiba inandıramıyorum sana kendimi, ınandıramıyorum aşkıma...

Ne değişecek değil mi? Üç beş sayfa yazı, üç beş güzel sözcük hepsi bu, bundan başka senin için ne ifade ettiğim oda meçhul.

Belki de gülüp geçiyorsundur bana. Sesime kulak vermeyişin ondandır. Yada beni kağıttaki sözden sayıyorsun kim bilir? Söylesene yasaklı mıyız ? Aşk hangi dinde, hangi kitapta yasaklanmış? Peki sen neden sürekli yasaklıyorsun kendini? Sana sözcüklerle ulaşmak ne kadar anlamlı olur bilmiyorum. Yazdıklarımın senin için ne ifade ettiğini de bilmiyorum, ama içimden geçenleri senden başka paylaşacak kimsem yok.

Aşık, maşuk ile gezer mi küskün. Kardeşim, dostum Yusuf Kenan Çetinkaya’ nın dizeleri geliyor aklıma. Seni yad ederken o gece, sazının tellerinden dökülen nağmeler ancak bir yağmur yürekliye söylenebilirdi.

“Şimdi sevdan buluta değdi gülüm.
Yağar birazdan yağmur.
Hadi pencereni açta.
Beni avuçlarına doldur.”

Ruhuna talibim ama hala bunu anlamıyorsun değil mi ? İnsanları düşün doğarken kaç kişi vardır yanlarında, yalnızlardır değil mi? Ama ölümler, cenazeler kalabalık olurlar öyle değil mi ? Yeni bir doğum yaşadığımız, ondan bu yalnızlığımız. Birbirimizden başka kimsemiz yok bizim.

Hayatıma oturmanı istiyorum. Soframa oturmanı ama sen böyle sessiz kaldıkça da ben kendimi suçluyorum. Ne kadar erteleyebiliriz aşkı, hiç bu sorunun cevabını bulabildin mi ? Hadi anlat bana… Şimdi ne yapmaktasın? Yarın ne yapacaksın? Ya sonra…

Dile gelmeyen suskunluğunda boğuluyorum. Susarak bitirdiğin her sohbeti, sevdamızdan bahsedebilmek için sürekli virgüllerle uzatıyorum. Sen sürekli sustuğunda, tek taraflı yaşamak kalıyordu bana bu aşkı. Kendi kendine konuşan, hayalleriyle dolaşan biri gibi olmaktan kırılıyordum. Ama kızmıyorum sana, bırakmıyordu sevdan...

Bakma söylediklerime sadece bir aşığın, sevdiğine yapabileceği kadar sitem. Hepsi bu. Bir güzel sözün yeterdi belki. Susarak çoğalttığın kırgınlıklarımı sarabilirdim. Tutunmaya devam ederken güzel yüreğine, sadece henüz kim olduğumu bilmemenin cevabını arıyorum.

Belki de böyle aşkla geldiğim için ben suçluyum. Ama birazda kendi ellerinde değil midir insanların kaderi? Kendine ait bir yaşamın olduğunu umarım acı tecrübeleri ile anlamak zorunda kalmazsın. Özür dilerim, küstahlık yapıyorum belki. Ama kendini dinlemelisin, iç dünyanda yolculuklar yapmalısın. En doğru cevap insanın iç dünyasında yankılanır. O sesleri duyabilirsen bir çok konuda aydınlanır düşlerin. Tesir altında kalmadan, objektif bir yankılanıştır.

Benim tabirimle, yıldızlar ülkesine yapılan gece yolculuklarıdır. Yorgun düşlerin şekil bulduğu, kalbimizin kuytularında gizlenen ve bir başkası ile paylaşamadığımız özlemlerimiz dillenmeye başlar. İşte o zaman kendinden, bu hesaplaşmalardan kaçamazsın.

İçinde yaşadığımız gri beton bloklar bizi saklamaya yetmiyor. İnsan kendinden kaçabilir mi ? Mesafeler ise eğer düşündüğün, hiç engel değildir sevgilerin yeşermesine. Çiçekleri düşün nasıl yeşeriyor, nasıl büyüyorlar. Tutuldukları güneş kendilerinden ne kadarda uzak ama o sıcaklığı hissediyorlar hücrelerinde. Güneşe uzanıyorlar. Bütün mesafeleri yok edebiliyorlar. Bizde aşarız, bizde kat ederiz bütün yolları. Yeter ki yüreğinde bir mesafe koyma bana.

Günden güne özümsüyorum seni, daha bir sindiriyorum hücrelerimde. Sende bir güneş gibi kimsesizliğime düştün. Ve bir su halkası gibi büyüdün, büyüdün içimde ve gün geçtikce daha da büyüyorsun içimde. Kaderle kesişen yollar bizimkisi. Daha düne kadar birbirinden habersiz ama sanki sürekli birbirini arayan iki ruh eşinin buluşması bu. Bu kaderin yazgısı, karanlığın içinde parlayan bir ışık gibi çıktın önüme. Çocukların bir masala kandığı gibi bir anda kabullenmesi kolay değil biliyorum. Ama bu kadar sorularla boğuşmayı bırak. Bu kadar anlamlar yükleme. Bana merhamet etmiyorsan bari kendine merhamet et.

Kış gelmeden kar yağıyor yüreğime, amansız bir tipi başlıyor, ah edip çırpınan bülbüle dönüyorum. Üşüyorum yokluğunda. üşüyorum suskunluğunda. Seni düşünmediğim gün, gece olmuyor. Solgun bir beniz, ruhu yasta bir adam. Sen kimbilir gecenin sıcak koynunda rüyalara dalarken, ben ise her gece bu aşkın nöbetini tutuyorum.

Bütün gece bana geleceğin anı bekliyorum. Bir çift güzel sözün bana neler vereceğini, bilmiyorsun da gelmiyorsun. Her gece beni bekleyen yatağımla, yorganımla artık yabancılaştık. Uykusuz yaşanabilse onu da deneceğim ama senin için yaşamam gerektiğini bildiğim için zoraki uykulara teslim ediyorum yüreğimi.

Sonra doğrulup yatağımdan kendimi kandırmanın anlamı yok. Biran önce sana ulaşmalıyım diyerek, sabaha kadar caddelerde, sokaklarda olabileceğin, gelebileceğin bütün yerleri geziyorum. Aşkımı anlatıyorum sokak lambalarına, parktaki banklara, ağaçlara senden bahsediyorum. Salıncakla konuşuyorum. Ona çikolatalar, pamuk şekerleri alacağım ve bir gün gelecek ve burada onunla beraber sallanacağız diye anlatıyorum.

Belki bu satırları okuduğunda dudak büküp geçeceksin. Belki de abartıyor, neler yapıyor bu adam diye kızacaksın.

Ama varsın olsun, sahte bir gülümseyişten bile daha samimi geliyor senin kızmaların. Gönlüme düştüğünden bu yana yetim sevgim dilleniyor. Yıkık gönlüm yeniden yeşeriyor senin sayende. Sen bunları bana sağlarken ben uykusuz kalmışım çok mu? Ben caddelerde, sokaklarda dolaşmışım çok mu?

Kendini bu kadar sevdirecek ne yaptın onu da bilmiyorum ama yüzündeki masum duruşa, gözlerindeki o gizli manaya sayfalarca yazsam az gelir. Seni arıyorum, sözcüklerde, cümlelerde, ruhunun derinliklerinde seni arıyorum. Bir ses ver. Seni bulmam için ne olur yardımcı ol diyor bana. Senden tek istediğim yüreğinden geçenleri erteleme, beni kendinden öteleme… Zaman tükeniyor ve ben bekliyorum daha çok var mı gelişine?

Bir şarkı takılıyor kulağıma, belki bilirsin? Grup Gorki parkı söylüyor. Uzun zamandır dinlemediğim bir balad, bir aşk şarkısı “Try To Find Me” hatırladığım kadarıyla söyle dizeleri. Boşalan yağmurun altında bütün kapılar kapalı ve etrafta kimsecikler yokken, kaybolmuş dolanan bir yabancıysan bu şehirde… Lütfen sen beni bulmaya çalış, bende seni arayayım! Biliyorsun sana ihtiyacım olduğunu, senin bana olduğu gibi… Vazgeçme lütfen, çünkü buluşmak üzereyiz! Dayan göreceksin neredeyse başardığımızı! Kimse dinleyeme yanaşmadıysa söylemek istediklerini, umudun kırılıp moralin bozulduğunda ve hız kesemezken tıpkı bir sabah ekspresi gibi, lütfen! Lütfen, sen beni bulmaya çalış, bende seni arayayım!…

Telaffuz etmekte zorlanıyorum hislerimi, renkler, kavramlar, sesler hepsi birbirine karışıyor. Bir sis perdesine takılmış gibi kayboluyorum. İşte böyle anlarda birden karşıma çıkıp, elini omuzuma koyup, ben geldim diyerek bütün sisleri dağıtmanı bekliyorum. Adın her dilime değdiğinde, silkinip kendime gelmemi sağlıyorsun. Yeniden uyanıyorum hayata.

Bir mülteci gibiyim,sığınma talep ediyorum senden. Çünkü barınağım oldun benim, yüzümü döndüğüm mukaddes kıblemsin. Çünkü bütün temaşa son bulur kıblelerde, farklılıklar kaybolur.Çünkü orda kalpler bir olur. Bir hazinesin benim için, yüreğinin derinliklerinde gizli bir hazinesin. Yüreğine ulaşmak için sözcüklerimle sürekli kazıyorum ama yoksun. Tam ümidimi keseceğim bir anda, bir ses duyuluyor. “Beni bul” kazmaya devam et diyor. Biraz daha gayretle kazıyorum, kazıyorum, Yüreğinin derinliklerinde seni buluyorum. Beni bulmayı umuyorum...

Hayat bize benzer hikayeleri yaşatmadı mı daha önce? ılk ve son mu yaşadıklarımız? Keskin ve soğuk ilişkiler yaşanırken hayatın dört bir köşesinde. Bizim kutsiyetle baktığımız ve özenle büyüttüğümüz bu yüce duyguyu neden paylaşamıyoruz? Bütün bir toplum bizi hesaba mı çekecek? Bütün bir toplum biliyor mu aşkın yüceliğini? Biz onlara hesap soruyor muyuz ki ? Onların bize sormalarına izin verelim.

Ne olur izin ver de akıtalım yüreğimizin nehirlerini, bırak da yüzdürelim kayıklarımızı. Bak zaman tükeniyor ve yine gülüp geçiyor bize. Çok mu insanlığa aykırı, çok mu sıra dışı sevmelerimiz? Çok mu anormal özlemlerimiz? Bütün önemsediğimiz bu çevre, dikkate aldığımız insanlar yataklarında sükunetle yatarken. Neden aşkımızın kutsal hazlarını yaşamak varken, ızdıraplarını çekmek bize düşüyor.

Neden uykusuz gecelere gün bağlıyoruz? Farkındalar mı ne çektiklerimizden? Gerçekte bizim önemsediklerimizle, hayallerimizle kaçı ilgileniyor? Uğruna ömür harcadıklarımızdan kaçı soruyor isteklerimizi? Kim okşuyor saçlarımızı? Bizi kim düşünüyor bizden daha fazla? ınsanlara kurban gidiyoruz. Onların dudaklarından dökülecek sözlere mahkum. Topraktan gelip, toprağa gidiyoruz. Hem de kaybolduğumuzu, yaşayamadığımızı ve yitip tükendiğimizi fark etmeyerek.

Toplumun ikiyüzlülüğü alıp başını giderken. Bütün hesapları biz vereceğiz gibi, bütün bedelleri sanki biz ödeyeceğiz gibi, biz sevmekten korkuyoruz. Sevmek suç mu ? ya sevilmek? Kim yasaklıyor söyler misin? Bence bütün korkularımız içimizdeki aşkın gücüyle aşılacaktır. Yeter ki aşkıma tutun. Benim sana tutulduğum gibi.

Sana yazılan yazılarda, sana dair tüm düşüncelerimi bir nakış gibi işliyorum cümlelerin arasına. O kadar şeffaf bir ben olarak geliyorum sana. Sen böyle bir “ben” olabilir mi diye sorguluyorsun? Gel bu aşk denizine dalmaktan çekinme, gel soyunalım iki can ve bu aşk denizde yanalım. Gel birbirinden beslenen iki kaynak, birbirinden enerjisini alarak aydınlanan bir yürek olalım seninle. Işığını esirgeme benden.

Farkında değil misin ruhunun bir parçasının bende olduğunun? Senden bir parça yaşıyor içimde. Belki de bu suskunluğun fazlaca üzerine geldiğim içindir. Seni sana mı bırakmalıyım? Bilmiyorum. Belki de boğuluyorsun satırlarımda? Belki de nefes bile aldırmıyorum sana. Ama sevenin sevgisini haykırmasından daha yüce, daha güzel ne olabilir.

Nedir pekala bu kadar sessizliğe bürünmenin sebebi? Yoksa kaçıyor musun benden? Git buradan mı diyorsun? Arama mı diyorsun...?

Seni zorluyorum belki ama bir sebebi var. şunu bilmelisin ki; Hz. Mevlana’nın da söylediği gibi; “ Yapılmak, yıkılmaktır; topluluk dağınıklıktır; Sağlamlık, kırılmakta; murat, muratsızlıkta; varlık, yokluktadır.” Her şey bunlara benzer, toprağı kazmasaydık, kırmasaydık nasıl bağ bahçe olurdu. Nasıl dikensiz gül bahçeleri yetiştirebilirdik. Terzi, o güzelim kumaşları parçalamasaydı o güzel elbiseleri nasıl dikebilirdi? Buğday değirmende öğütülüp ezilmeseydi, nasıl ekmek olurdu da sofralarımızı süslerdi?

Bizde belki acı çekeceğiz başlangıçta, ama böyle olgunlaşacağız. Bizde böyle yenileneceğiz. Yoksa sabah uyanıp aynaya baktığında aynı sen, yüzün aynı, ellerin aynı, bedenin aynı yerinde duruyorsa. Ve hala hükümsüzsen.Yoksun. Bundan daha acı ne olabilir.

Ah be hayatımın anlamı kadın, göçebe sevdam ak ellerine kına yakıldığı gün son bulur. Yalın ayak derviş sedasıyla beklerim seni. Naralar atmak istiyorum tutulduğum gizli sağanağında. Sana her yazdığımda bak ıslanıyor yüreğim, bu gecede başardın ağlatmayı. Sen her gece sessiz çığlıklarda boğarken yüreğini, göz yaşlarını bir biri ardına inci gibi dizerken göz pınarlarına, ben nasıl ağlamayayım. Korkmuyorum yadırganmaktan ama sana saygımdan, sana sevgimden susuyorum.

Aleksi Kristoviç Zelenski’nin dediği gibi; “ Diriliş, ancak isteniyorsa gerçekleşebilir; ancak o zaman mümkündür. Ve bu söze inanan biri olarak, bekliyorum. … Ve sevda bereketi ve ben geldim sesini...


Doğan ORMANKIRAN.

AFFINA SIĞINARAK AŞIK OLDUM

Kimbilir hangi rengindesin hayatın?

Aşk değdimi bir kez insanın yüreğine, büyüdükçe büyüyor... Yağmurlar yağsın diye dua ediyorum. Maviye bezenmiş bir halde, nil yeşilinin sonsuz özleminde bekliyorum dönüşünü...

Yıldızlı gecelerin seyrine dalmış, seni var etmeye çalışıyorum, olmadığını, olmayacağını, olamayacağını bile bile...! Bir yakın, bir uzak birlikte ola(mama)bilme ihtimallerinde tüketiyoruz zamanı. Gerçek miydik, yoksa bir izdüşümü müydük sadece...
İşte hayat! Çaresizlikleriyle, çıkmazlarıyla, karamsarlıklarıyla, ömür tüketen iç çekişleriyle senden yarım kalanları tamamlamaya çalışıyorum. Kimbilir şimdi neredesin? Mutlu olduğunu söyleyeceksin sözüm sana ulaştığında. Belki ben böyleyim diyeceksin. Belki kapatmaya çalışacaksın yüreğindeki gerçekleri kaçamak cevaplarınla... susacaksın... susturacaksın....susturalacaksın... ve kaç kez daha bahanelere sığınacaksın...
Sancılı bir akşam üstünde, demli bir çayla avuturken sensizliği. Bir yıldız kayıyor gökyüzünden. Hadi durma bir dilek tut. Yürekten olsun. Hadi durma...
Hadi durma. Hiç olmadım say, hiç dokunmadım say gözlerine, hiç düşmedim say cümlelerine... Say sayabildiğin kadar... Farzet, mesela de...
Hadi durma, al yanına beni. Sen olmayınca olmuyor. Sen olmayınca olunmuyor. Geceleri dizerken sana yazdığım metinleri, bir an sanki ayak sesini duyuyorum, gelişini. Gözlerim kapıya dönüyor... Varla yok arasında bir umut, beklenti... Önümde arkamda, sağımda solumda, içimde dışımda, saklanmayan sensin ve sobe demeyi bekliyorum ...
Sensin bendeki her şey yağmur yüreklim... “Yok” desem varsın, “var” desem hani neredesin?
Kimseler bilmesin diye, sana nazar değmesin diye, nakış nakış adını işliyorum cümlelerin içerisine...Şehirler değiştiriyorum, kendimi değiştiriyorum. Yolun sonu...Yolun başı... Bir sensizliği değiştiremiyorum. Düşünüyorum senin üzerine bir hayat nasıl değiştirilir diye. Herşeye cevabı olan ben, bir sensizliği değiştiremiyorum...
Kimbilir neler yapıyorsun?
Zaman ilerledikçe dahada tazeleniyor geçmiş... Durup bir köşe başında seyretmek isterdim seni, ellerini, saçlarını, içindeki çoçuğun yaramazlıklarını, gözlerindeki o masumane bakışları...
Bıraktığım hiç bir şeyin bıraktığım gibi olmadığını... anlatmalıyım...
Evet; sana hala aşık olduğumu bilmelisin. Affına sığınarak aşık olduğumu...
Doğan ORMANKIRAN

ANLATABİLMEK YILDIZLAR ÜLKESİNİ


Yıldızlar ülkesidir aslında hayallere açılan pencere ve hepimizin özgürce dolaştığı. Sorsanız ne bir rehberde kayıtlıdır, ne bir resmi makamda, ne de internet sitelerinde. Ne bir yönetimi, ne rejimi, ne dini, ne de yönetileni vardır. Yıldızlar ülkesinin.

Fakat tarif edemezsek de hepimiz gitmişizdir defalarca Yıldızlar Ülkesine. Kiminin gizli dünyası, kiminin özgürlüğü hesapsızca yaşadığı yerdir. Ne kalış süresi belli, ne de gidiş dönüşlerin zamanı, hatta hiç bir ücret bile alınmıyor seyahatlerde.

Her halde Allah'ın insan ırkına sunduğu en büyük nimet ve tılsımlı kapıdır içi sırlarla dolu. Kimler gider yıldızlar ülkesine, tabi ki ne bir standardı, ne de bir ön başvuru söz konusudur. Ne üyeliği var buranın, ne de munzam bir aidatı. Canı isteyen herkes gidebilir. Bir kaçış yaşamdan, kendini buluş, üzüntüleri, sevinçleri, nefretleri ve kinleri ile baş başa geçirmek, bir serüven, isterseniz somut, isterseniz soyut bir bileşke Aklın almadığı prodüksiyonları çekebilir, asrın çevrilmemiş filmlerini çevirebilirsiniz hem de istediğiniz kişiyle birlikte.

İsteklerinize paralel şekillenen, gizli bir nota gibi yaşarsınız. Hiçbir müzisyenin keşfedemediği. İster bir liman, isterseniz loş bir meyhane, isterseniz şık bir restaurant, isterseniz gürültülü bir disko olur. İçindekilerin kendinden geçtiği.

Zamanı durduracak güç belki de ilk defa verilir elinize. Hislerinizin boyutuyla en yaratıcı tasvirleri yaşarsınız. Ne mesafesi belli, ne de alanı, kimse kimseye anlatamaz yaşadığı mekanı. Özgürlük şarkısının sizin için ve sadece istedikleriniz için çalındığı bir radyo programı gibi. En değme delikanlı olup, en bitirim raconları kesersiniz. En güzel prenses olup en yakışıklı beyaz atlı prensi seçersiniz. Bazen bir entellektüel sanatçı, bazen bir film yıldızı bazen de bir şarkıcı olur. En güzel şarkıları seslendirirsiniz.
İşte O zaman açılır yıldızlar ülkesinin kapıları yada içinizde dinmeyen özlem sağanak sağanak düşüyorsa yüreğinize. Birde bakmışsınız farkında bile olmadan gitmişsiniz hayaller ülkesine… Şimdi bu anI değerlendirme zamanı geldi ve size bir fırsat verildi. Ne yaşamak istersiniz. Ya da kimle gitmek istersiniz yıldızlar ülkesine.
Belki bir ahşap ev, şöminesinde çıtır çıtır odunlar yandığı, ısının tüm odayı sardığı mistik bir bir dağ evi düşünün. En güzel müzik, bir çift göz ve bir çift yürek baş başa, ne zaman sorunu var. Nede hesap. Özgürlüğün tadını çıkarın hem de en sevdiğiniz sevgili ile baş başa. Hadi ne duruyorsunuz. Başlasın tango, tılsımlı dokunuşlar ve yansın tenler ve açsın ateşin çiçekleri vücudunuz da. Yürekte yanan ateşle küllerin tekrar hayat bulduğunu hissedin. En gıpta ile bakılan çift olun. Bin yılın en tutkulu aşkı başlasın sizin ellerinizde Hadi sıkı sarılın yıldızlar ülkesine.
Herkes yaşabilir mi bu duyguları elbette olabilir ama tad alışlarımız farklı, heyecanlarımız farklı, daha tutkulu yada daha özlenir diğerinden. Peki bir şairin Yıldızlar Ülkesini gördünüz mü ? Yada bir şairle gittiniz mi yıldızlar ülkesine?
Kaçınız ben yaşadım, ben gittim yada gitmek istiyorum diyebilecek. En duygu yüklü masallar canlanacak ve o masalın bir kahramanı olacaksınız. Düşlerinizde her bakış bir mana, her gülüş bir renk katacak geçecek olan bu güzel zamana. Evet bir şairin yıldızlar ülkesi. Hayatın farklı yaşanmamış bütün elzemini tatmanıza yardımcı olacak. Kendine bir peri kızı bulmak için gittiği yıldızlar ülkesinde o aranan kişi neden siz olmayasınız. Size aşkın ne olduğunu anlatacak. Aşkın büyüsüne yeni nefesler ekleyecek . Bu peri kızı siz olmak ister misiniz?
Hadi siz de aralayın Yıldızlar Ülkesinin kapısını, bir an için atın yüreğinizden korkuların adını, kapatın gözlerinizi ve kendinizi bir büyünün ortasına bırakın. Hızlı koş arkadaşım bir yarışın son evrelerinde sürücünün kaptırdığı gibi kaptırın kendinizi ve bırakın yüreğinizi bakalım size neler anlatacak.
Belki de yeni Zümrüd-ü Anka siz olacaksınız. Belki eski yüreğinizden sıyrılıp küllerinizden tekrar canlanacaksınız. Bırakın madde dünyasının kavgasını, gürültüsünü, mana dünyasında atomlarınıza ayrıldığınızı düşünün ve ışınlayın kendinizi gitmek görmek istediğiniz yere.
İmkanlar elinizdeyken çizin mutluluğun resmini. Açın yüreğinizin kapısını ve yıldızlar ülkesinin bugün de sizin için araladığını görün kapılarının. Ve sevgi dolu sözcüklerle doldurun yüreğinizi hem de alabildiğine kadar.
Hala düşünüyor musunuz ? Neyi, bir şairin elinizden tutmasını mı ? O zaman yürekten isteyin ve seslenin ona sesinizin en özlem dolu tonuyla, seslenin en buğulu ve en istekli tonuyla.
Ben yalnız gidemiyorum diye seslenin. Cesaret yüreğinizden gelir. Siz kapatın gözlerinizi ve tut ellerimi sana ihtiyacı var diye seslenin. Sana koşmak istiyorum, bu yürek sensiz olmuyor ve ancak sen aralayabilirsin, bu yüreğin kapılarını diye seslenin. Yalnız sizin için çarpıyor bu yürek, yalnız sizin sevginize susamış diye haykırın.
Hangi yürek kayıtsız kalabilir ki böyle yürekten , içten gelen bu isteklere, hangi insan duymaz ki böyle güçlü aşkın çağrılarını...
Hadi seslenin sevgiliye son bir kez daha. Ben seninle Yıldızlar Ülkesine Gitmek İstiyorum. Hem de hiç dönmemek üzere…
Doğan ORMANKIRAN

YAĞMUR YÜREKLİM


Dünyada mutlak bir adalet yoktur. Zaman ilerledikçe yaşama isteği körelip gidiyor. Yılların acımasızlığı yüzümüzdeki çizgilere yansıyor. Hayallerimizle gerçek arasında bir yol inşa etmeye cesaret edemememizin derin sancısını yaşıyoruz…

Nasıl bir etkileşimdir ki bu bazen kelimelere dökmekte zorlanıyorum.

“Aşksız kalma ki ölmeyesin, aşkla öl ki diri kalasın. “ diye buyuruyor. Hz.Mevlana

Yüreğimizin bir köşesinde ömür tırmalayan ve bir türlü küllendirmediğimiz aşk. Yeni bir hayat, yeni bir yaşam arzuladığımız. Söylemesi kulağa ne kadarda hoş geliyor. Damarlarında yakıcı sıcaklığıyla ve büyük bir hızla dolaşırken kanın. Hala genç olan bedeninin sabırsızlığını nasıl dindirebiliyorsun. Şimdi birkaç dakika da olsa gözlerini kapatıp hayallere sarılmanı istiyorum. Ve düşün acaba yeni bir aşka yelken açabilir miyim? yoksa alışkanlıklarıma kaldığı yerden devam mı etmeliyim?

Hayat her zaman cömert davranmıyor insana. Çoğu kez de bir zalim gibi, bizi zoraki tercihlerle baş başa bırakıyor. Kaçımız başlangıçta düşlediğimiz bir yaşantının içerisindeyiz. Önceleri çok masumane niyetlerle alınan bu kararlarımız. Bir zaman sonra bakıyorsunuz, dinmez bir sızıya dönüşüyor. Gün be gün tükendiğinizi hissediyorsunuz. Sizin adınıza, size sorulmadan kurulan bir yaşamın parçası oluyorsunuz. Hem de sorulduğunda sadece mutlu olmanız ve sizin iyiliğinizin düşünüldüğü söylenerek.

Peki bizler kendi iyiliğimizi istemeyecek kadar düşüncesiz miyiz ? Yoksa kendimize kötülük edecek kadar canimi ? Sanmıyorum, küçük yaşlardan itibaren, susturulmuş bir yüreğin susan sesi olarak tercihlerimizi kendimiz yönlendirmiyoruz. Büyüklerimizi kırmamak, üzmemek adına söylediğimiz zoraki evetlerin ise, aslında birer hayır olması gerektiğini. İçimizi kavuran gerçek aşkın, bir rahmet gibi yüreğimize düştüğünde anlıyoruz. Bir o kadar isteyip, bir o kadarda çekindiğimiz aşk, bir zaman sonra yüreğimizin derinliklerinde gizliden gizliye hayat bulup yeşermeye başlıyor. Artık iki kişilik bir hayatın parçası olarak. Yine tercihlerle baş başa kalıyorsunuz.

Bel ki bu kez kendiniz için büyümesine izin vereceksiniz. Bir tarafta artık yeter seninde kendine ait bir yaşamın, bir yüreğin var diyen ses. Diğer tarafta cesaret edemediğiniz için, bütün bu yılların özlemini mutluluğa hayır diyerek, yüreğinizin derinliklerine gömüyorsunuz.

Yeterli mi.? Becerebildiniz mi unutmayı ?
Zaman geçtikçe görüyorsunuz bazı geceler elem ve mateme dönüşüyor. Kalbiniz rahat değil. Mütemadiyen alışkanlıklara dönüşmüş bir ilişki. Oysa aşkı duyumsamak bu kadarda uzak olmamalı. Kaçımız cesaret edebilir ki. Kaçımız cevaplandırır içinden gelen güçlü çağrıları. Kaçımız şu anda sevdiğimiz insanla, yada aşığım diyebileceğiniz insanla beraber. Yada bu insan benim için huzur, güven ve en önemlisi aşk insanı diyebiliyorsunuz.

Bir yanı yitik gönüllerle dolu, suskun bir toplumuz. Kendilerini özgürce ifade etme ortamı verilse, kim bilir bize anlatacakları ne acıklı hikayeleri vardır. Kaçımız onların duygularına tercüman olabiliyoruz. Kaçımız onların susan yüreği olabiliyoruz. Neden hep susmalara teslim yüreğimiz. Ne kadar oldu bir tende özlenmeyi hissetmeyeli, ne kadar oldu özel bir geceyi düşlemeyeli? Parfümünüzü o anın hayaliyle teninizde gezdirmeyeli ne kadar oldu? göz kalemini gözlerinle buluşturmayalı, kırmızı rujunu o özel geceyi düşleyerek dudaklarına sürmeyeli.. Ne kadar oldu İçindeki kadının güzelliğini keşfetmeyeli?

Yoksa arzu, tutku bunlar sana uzak kelimeler mi? unuttun mu ? unutturuldun mu ?

Bel ki içinden kızıyorsun bana. Ama hayır bunları duymalısın. Yüz çevirdiğin hayallerle yüzleşmelisin. Hayatın sürprizlerle dolu olduğunu unutmamalısın. Bak dinle; hoş bir müziğin tahrik edercesine yayılan tınısı vücutlarımızda geziniyor. Ne kadar oldu Sevdiğin insanın kollarında dans etmeyeli. Başını geriye atarak, kendini rüzgara bırakan bir yaprak gibi titremeyeli, savurmayalı saçlarını ne kadar oldu.

Yeni bir bahar gibi içindeki kıpırdanışı sözcüklere dönüştürememenin kavurucu ateşi hiç düşündürmedi mi ? İçinde gittikçe çoğalan ses hadi hadi diye kıvranırken. Önleyemediğin dürtülere kulak vermeyecek misin.? O nefesi ciğerlerine çekmeyi, kuruyan dudaklarının yeniden hayat bulmasını istemeyecek misin?

Bir yanda özlemlerin diğer yanda korkuların, düşünüp durursun uykusuz gecelere bir yenisini daha ekleyerek. Düşündükçe o sıcacık yatağın seni ısıtmadığını, aksine soğuk bir mezara dönüştüğünü fark edersin. İçinde harlanan ateşi, yakacağın sigaranın dumanında boğmak umuduyla doğrulursun yatağından. Boğulursun özlemin girdabında. Pencereden süzülen ay ışığının büyüsü çeker seni. Elinde sigaran balkona yürürsün. Gecenin hafif ürpertisine rağmen, içindeki ateşle aslında hiçte üşümediğini fark edersin. Derin derin nefes alırsın sigaradan. Bir nefes daha, bir nefes daha. İçine çekmek istediğin sigara dumanımı değil mi onu bile itiraf edemezsin kendine. Yıldız yıldız geceler diliyorum sana. Bak bakalım bu gecede yıldızlar duruyor mu yerinde.
Bense bir yabancıyım bu şehirde, bir sürgünüm sensiz. İçimde sana kavuşma arzusu. Can cananına ulaşmak için can çekişiyor. İşte bir gün biri çıkıp ruhunun derinliklerine inip, yıllardır unutulmaya yüz tutmuş duygulara yön vermeye başlar . Yüreğinizin bir köşesinde gizlenen kuşun özgürlük için kanat çırpışını duyumsamaya başlarsınız. Kimi zaman kendi irademiz dışında içimizden gelen sessiz çağrılar vardır. Seninde bu çağrılara kulak vermeni istiyorum.

Biliyorum elimden gelen pek bir şey yok şimdilik, yalnızca satırlarım var. Gözlerini bile göremediğim gibi, o tutku dolu yüreğe ait sesi bile özler oldum. Biliyorum ki sevgilerin tümünü hak ediyorsun. Bu nedenle seni incitmekten çekindiğim ve sana layık olan doğru cümleleri kurmak için bütün sözcüklerimi tartarak oluşturuyorum.

Öyle bir aşk ki tutku… Bir gün uyanırsınız. Aslında her şey sıradan bir gündür. Bir tesadüfle başlar. Okuduğunuz bir yazı ya da duyduğunuz bir çift söz. İlk kıpırdanış belki de diriliştir bu. İşte başlangıç noktası, işte sevginin yeşerdiği ve eyleme dönüşme anı. Biliyorum belki bu satırları okuduğunda yüzünde bir şaşkınlık oluşacak. Sonrasında bir parça tebessüm ve bir parça hareketlilik oluşacak yüreğinde.

Bir gölgeye mi, bir nil’e mi yoksa bir hayale mi aşık oluyorum.

Güzel amellerimin karşılığısın, tanrının bir lütfu bana. Gönül o aleme daldı. Tutuldu dilim. Sana can diyorum. Sana yar diyorum “Bela” deyişini nasılda umursuyorum. Nasılda duyumsuyorum. Yağmur yüreklim. Hani yağmurda saatlerce yürümekten bahsediyordun. Zamanın durmasını, yalnızca sen ve doğa baş başa iliklerine kadar ıslanmaktan bahsediyordun. Yağmurda dans edecek, içindeki özgürlüğü dışa vurarak çığlıklar atacaktın. Bel ki kimilerine göre çılgınlık sayılacaktı. İnsanın içinden geçenleri gerçekleştirmesinden daha güzel ne olabilir ki.
Yağmurlar yeni bir doğuma neden olan ümit damlaları değil mi ? Yağmur damlaları bir sihir gibi üzeremize düştüğünde bütün geçmişimizden arındırsa bizi. Bütün yaşananları geride bırakarak yeniden başlamamıza yardımcı olsa, bir çiçek gibi yeniden filizlensek. Yoksa ben mi anlamlar yüklüyorum sıradan olaylara. Kendimi mi kandırıyorum. Neden senin hayallerinde kendime ait bir dünya kuramıyorum.
Güzel bir söz vardır hatırlarsın. “ Yağmurlardır büyüten zambakları, gök gürültüleri değil. ” Yağmurlar neden büyütmesin sevgimizi. Islak gözlerimi yüreğinin nehirlerine gizliyorum. Ne mutlu yanında seninle olanlara, nasılda imreniyorum. Ne mutlu sana dokunup sesini duyanlara, seni, yüreğini tanımadan yanında gezenlere , hepsi sana çok yakın ama hiç biri hasret değil benim kadar kokuna. Şimdi senin yanında gözlerinin derinliklerinde kaybolmak vardı. Oturup dizinin dibinde ellerini avuçlarıma alıp sevdamı haykırmak vardı. Beline kadar uzanan ipek saçlarına ilmek ilmek sevgimi örmek vardı. İnsanları yüceltmeyi pek sevmem lakin senin güzelliğin karşısında zaten sözlerimin bir elzemi yok. Yüce yaradan seni zaten yüce yaratmış.

Belki de bugüne kadar sana söylenmiş benzer sözlerin, duyguların papağanıyım. Ne farkım var ki senin yanında. Kimim ben. Belki fazlayım, belki eksik, belki yersiz duygularım, belki erken ama geç kalınmış olmamalı. Umut olmalı. Öyle ya umut olmasaydı insanlar ağaç dikerler miydi. Umut olmasa anneler çocukları emzirirler miydi. Umut olmalı insanı ayakta tutan, yaşama sevinci veren bir umut olmalı.

Bundan sonra umudum sensin. Düşlerimde yer edindiğin aşikar. Her günüm sana dönük. Nedir bu ruhumdaki tarifsiz sızı, nedir bu mukaddes azap. Tutku dolu bir yüreğe ait olamamanın bedelimi ödediğim. İçimde dolaşan kanın hızına yetişemiyor sözcüklerim. Gökyüzü ağlıyor yokluğunda. Şimdilik sözcüklerle geçiriyorum günlerimi. Seni anlamadan, içimdeki sevgiyi anlatamayan sözcüklerimin bir değeri olmayacak. Bir yürekte yer edinmeyi beceremeyen bir adamın sözcüklerini kimseler okumayacak, kimseler satın almayacak.

Bir gece kibrit alevi gibi, Uhrevi bir akşam, zaman durmak bilmiyor. Saatler nasılda birbiri peşi sıra ilerliyor. Odanın sessizliğini kalp atışı gibi vuran saatin tik tak ları bozuyor. Tan yeri kızıllığına bürünmek üzere, masamda kağıt, kalem boynu bükük. Derin bir çığlık, içime sindiremediğim yokluğun. Bir türlü dindiremediğim özlemim. Yelle yeksan olmuşum yüreğimde bir iç savaş. Hayalet gibiyim geceden kalanlarla, sakallarım uzamış, gözlerim kan çanağı üç gündür. Bu kaçıncı uykusuz gün bilmiyorum kaçıncı gece sensiz. Yokluğunun müsebbibi benmişim gibi. Kendimi cezalandırıyorum. Telefonlarım çalıyor açmıyorum. Kapım çalıyor duymuyorum. Bir ben vardı bende oda şimdi sana ait. Ne olur gör şu halimi emanetine sahip çık.

Bir adım bile atmak gelmiyor içimden nasıl bir tutku bu bir zehir gibi işledin yüreğime. Ümit ve korku arasında hep bir denge vardır. Bu kadar cesaretsizde değilim ama nedir beni bu kadar suskun kılan. Reddedilme korkusu mu. ? Aşk için hikayeler yazan ben. Her kese öğütler dağıtan ben. Kendime verecek tek bir öğüdüm bile yok. Aşk nasılda kestin beni elden ayaktan. Ben A dan Z ye kelimelerle uğraşan bir adam. Üç harfe takılı kaldım üç gündür. Her gün özenerek onu büyütüyorum. Ve yıllardır ömrümü harcadığım, benim için en değerli varlığım olan bu üçü. AŞK’ ımı sana sunuyorum.

Ölümden sonra dirilişin yeni adısın benim için. Solgun yüreğime doğan güneş. Mihrabımsın nicedir yüz döndüğüm. Adaletin, aşkın terazisi var ise eğer. Gönlümün öbür kefesinde de muhakkak sen olmalısın. Kader denen yazgıya inanmak istiyorum. Ortak düşlerimiz, ortak bir hayatımız olmalı, hayatı, güzelliği, iyiliği yaşanacak bir insana dair tüm duyguları hissetmeliyiz. Her insanın acı, tatlı kendine özgü bir hikayesi vardır. Geçmişi tekrar geri getiremeyiz belki ama geleceğe dair pek çok şeyden bahsedebiliriz. Bu birazda senin yüreğine bağlı. Bunun cevabı sende gizli. Bazı hikayeler duyguların dürtüsü, veya ruhun eşini bulması olarak adlandırabiliriz. İşte bizim hikayemiz burada yeni başlıyor.

Ne bekleriz yaşamdan. Yaşam bizden ne bekler. Hoyratca tüketmeyelim zamanı. Başlangıçta bir sarsıntı, bir şaşkınlık yaşayacağın kesin. Normalin dışında gelişecek pek çok şey. Bazılarına uyacağız. Bazılarında zorlanacağız. Bazıları içinse sabırsızlanacağız. Aramızda yıkılmaz bir bağ kurmalıyız. Yağmur yüreklim her lahza aklımdasın. İşte buradayım dimdik. Adını adımın yanına yazıyorum utanmadan, korkmadan.
Gönlümüze çekilen perdelerin kaldırılma zamanı artık. Gülümsemek istiyorum. Göğsünün kafesinde büyüttüğün kuşu salıver gitsin. Salıver ki gülebilsin. Salıver ki gönlüme, düşlerime düşebilsin...



Doğan ORMANKIRAN